18 Mart 2012 Pazar

bisikletle bir günde üç ülke!

Edirne'ye geldiğimden beri (hatta gelmeden önce de) hep kafamda olan bisikletle üç ülke turu yapmak istemişimdir. Ama gerek dersler, gerek vize durumu derken bu durumu hep erteledim.

Ta ki, internette Chios ile ilgili yazı ararken bu adaya yaptığı gezinin yazısını okuduğum Mesut Öztürk'ün (mesuto.tumblr.com) daha önce bu turu yapmış olması beni bu turu yapmaya iten baş sebep oldu. (buradan kendisine tekrar teşekkür ediyorum, twitter ve tumblr'dan sorularıma yanıt verip yardımcı olduğu için)




Hazır vizemde varken bu turu yapmam artık şart olmuştu. accuwheather'dan hergün kontrol ettiğim hava durumu, 17 mart'ta havanın sıcak olacağını söylediğinde turu yapmam kesinleşmiş oldu. hala bisikletim olmadığı için bisiklet kiralamam kaçınılmazdı ama bu tur için kiralamak zorunda kaldım. sabah 9'da tura başlamam gerekirken evden anca çıkabildiğim için anca 9:30'da hareket edebildim. hava hafif serin olsa da, günün sıcak olacağı hissediliyordu. son hazırlıklarımı da yaptıktan sonra yola çıktım. Ilk defa bu kadar uzun yola çıkıyordum. Kafamda bu turu bitirip bitiremeyeceğime dair şüpheler olsa da, yıllardır bisiklet sürdüğümden bunu çokta düşünmek istemedim aslında. Herzaman gittiğim yeni adliye yolundan kolayca Meriç köprüsüne gelip bir çırpıda Pazarkule'ye gelmiştim. Otomobillerin arasından sıyrılıp çıkış yapmak için bankoya geldim. Beni tanıyan gümrükçüler artık çokta yadırgamıyordu çıkışımı. Sadece 'bu sefer nereye?' dediler.


Oradan çıkıp hemen Yunan gümrüğünün olduğu olan Kastenies köyüne geldim. ilk defa bana nereye gideceğimi sormamalarını garipsemiş olsamda işimin 30 saniye sürmemesiyle hemen ordan ayrılıp Arda kıyısına indim. Burada kalan kahvaltımı tamamlayıp, ironik bir şekilde Kavala kurabiyelerini yedim. (bim'de satılmakta, tadları gayet iyi!) Toparlanıp yoluma devam ettim. Otobana çıkıp Ormenio istikametinde yol almaya başladım. Yunanistan, insanı gerçekten Avrupa'da olduğunu hissettiriyor. Yolların düzgünlüğü, temizliği, düzeni hemen kendini farkettiriyor. Emniyet şeridinden gitmeme rağmen yanımdan 1-2 metre uzak geçmeleri bende Yunanların bisikletlilere olan saygılarının yüksek olduğunu hissettirdi. Bu durum insanı gerçekten sevindiriyor, çünkü ülkemde göremediğim itibarı bir bisikletli olarak burada görebiliyordum.


Kastanies'ten Ormenio'ya kadar olan 25 km'lik bölüm son derece ıssız ve aslında biraz korkutucu bir yol. Tabiri caizse 'Adamı kesseler kimsenin haberi olmaz!' gerçektende kimsenin ruhu duymazdı. Neyseki hiçbir problem olmadan bu yolda devam ettim. Bana tuhaf gelen ise yol üstünde sadece bir tane benzin istasyonu olması idi. yanlış hatırlamıyorsam 11:00 gibi Aegean isimli benzinlikte 10 dk. mola verdim. Bu arada Bulgaristan yönünden gelen Yunan olduğunu tahmin ettiğim üç bisikletçi ile uzaktan selamlaştık. Onlar baya profesyonel bisikletçilerdi. Saatin ilerlemesiyle hava iyice ısınmıştı ve montumu çıkarıp yola öyle devam ettim. İyiki de Yunan-Bulgar rotasından gitmişim. Ters türlü gitseydim eğer, beni baya bi zorlayacak bayırlar olacaktı. Yolda ilerledikçe Edirneden görmeye alışık olduğum Shejnovetz dağı her km'de daha netleşiyordu. Etrafta hiç köpeğin olmaması ise ayrı bir güzellikti. (beni bisikletçiler iyi anlar!) Sadece Atmaca-Baykuş karışımı tuhaf bir kuş türünün sık karşima çıkması biraz tedirgin etse de, yolda iki ölü 'tilki'yi görmem de beni baya şaşırtmıştı.


Bu yolun yarısından sonra kalan kısmın büyük bölümü yokuş aşağı olduğu için çok işime geldi. Zamandan tasarruf etmiş oldum. Yol boyunca Türk plakalı araçların sıklığı beni şaşırtmıştı açıkçası. Yeşil pasaporta getirilen vize muafiyetinin bundaki payı büyük sanırım. Yunan gümrüğüne doğru son bir rampa vardı ve onu çıkınca Yunanistan bitiyordu. O rampayı çıkıp gümrüğe geldim. Baya dik bir yokuştu.


Yunan gümrüğündeki görevlilerle 'Yasaslaştıktan' sonra çıkış damgasını vurdurup yoluma devam ettim. Yaklaşık bir km sonra Bulgar gümrüğüne geldim. 7 yıldır Bulgaristana gelmiyordum ve o zamandan bu yana onlar AB'ye girdiği için ülkenin baya değişmiş olacağını tahmin ediyordum. Bulgar gümrükçü ile muhabbet ettikten sonra yoluma devam ettim. Şansım baya yaver gitmişti, sonuçta Yunan schengeni ile geliyordum. Gelişim yasaldı ama gıcıklığına uğraştırabilirdi. Ama sanırım bulgarca bildiğimden bena bulaşmak istemedi sanırım. Çokta iyi bir görevliydi. Yolu bile tarif etti!


Bulgaristana girdiğimde herşey bıçak gibi değişmişti! Sınır çizgilerinin ülkelerin kendi içlerinde bu kadar heterojen kalmalarını göstermesi hayret vericiydi doğrusu. Insanların suratlarında tuhaf bir bakış vardı buda ne ayak der gibi. Tırsmadım değil. Sonuçta burası hırsızlık olaylarıyla 'meşhur' bir ülke. Gene ıssız yerlerden geçerek Svilengrad'a geldim. Bulgaristanda herşey aynı tas aynı hamam. Hiçbir değişiklik fark edemedim. Yolların iyi oluşu dışında! Şehir merkezinde yarım saat dinlenip yola tekrar devam ettim. Bulgaristanın Avrupa Birliğine üye olması gerçekten anlaşılamaz bir durum bence. Nasıl becerip üye oldular gerçekten aklım almıyor! Bence bu konuda Türkiye'nin hakkı yeniyor. Milliyetçi biri değilim, ama Türkiye'nin kat be kat gelişmiş olduğu apaçık. (sosyal,kültürel vs. konularda bir o kadar yerin dibindeyiz, o da ayrı mesele!) Bulgarca bilmeyen birisi kolayca kaybolabilir burada. Tabelalar çok yetersiz. Sora sora Kapitan Andreevo köyüne doğru yani Kapıkule'ye çıkan yola çıktım. Dik bir yokuş beni baya zorladı. Yorgunlukta kendini göstermeye başlamıştı. Etrafta Türk tırları cirit atıyordu. Yol boyunca Kaşkavalcılar, Otomobil servisleri vardı. 15 yaşımda Yugoslavya'ya giderken mola verdiğimiz kafeyi de anımsadım. Hala oradaydı!


Bulgar gümrüğüne geldiğimde birkaç güvenlik noktasından geçtikten sonra çıkış yapacağım kabine geldim. Kadın görevli ile 'Zdrastileştikten' ve muhabbetten sonra çıkış damgasını vurdurup yoluma devam ettim. Iyi günümdeydim galiba, suratsızlıklarıyla nam salmış Bulgar gümrükçüler gülümseyebiliyorlardı! Kapıkule'ye geldiğimde sanki Amerika'ya gelmiş gibi oldum. Eski bakımsız kapıyı modernize etmişler ve harika olmuş. Beni yabancı zanneden Türk görevlileri baya şaşkındı bisikletle gelmeme :)
Sanki bir Türk vatandaşı hiç dışarı çıkamaz, bisikletle dolaşamaz. (!)

Biraz sohbet ettikten sonra selamlaşıp yoluma devam ettim. Ve artık Türkiyedeydim. Geri kalan yol baya uzun geldi bana. Bitmek bilmedi. Neyseki hiç köpek saldırısına uğramadan şehre gelip adliye yolundan tura başladığım noktaya geri döndüm. Saat 17:00' de evdeydim.

Bu turu yapmak isteyecek kişilere benden tavsiye:
- Mümkünse yalnız başınıza çıkmayın (daha eğlenceli ve güvenli olur)
- Yanınızda Bulgarca bilen biri olursa daha iyi olur.
- Mutlaka kilit bulundurun.
- Edirne'den ne kadar erken çıkarsanız o kadar iyi.
- Bulgaristan'da Leva geçtiği için Edirnede temin edip öyle gidin!

16 Şubat 2012 Perşembe

Italya da 24 saat!

Ryanair'den aldığım 9€'luk biletle Italya'ya ikinci kez gitme hakkına nail olmuştum. Böylece Almanya'ya gidene kadar Italya ile özlem giderip, havasını soluyup, pizza yiyip yoluma devam ederim diye düşünmüştüm ve iyi ki öyle olmuş. Bu kısa ziyaretimde harika arkadaşlar edindim.




07:00
Sabah erken kalkıp hostum Niko ile evden çıktık. Selanikte hava puslu ve serindi. Vedalaştıktan sonra kahvaltı yapmak için yakındaki Zaharoplastio (pastane)'ya girdim. Daha önce orada yediğim üzümlü simitler yoktu malesef ama simitlerin tazeliği açlığımı gidermeye yetmişti. Havaaalanına gitmek için 78 numaralı otobüse bindim. Yol yaklaşık 20 dakika sürüyor. Havaalanına varıp etrafta dolandıktan sonra ücretsiz wi-fi olduğunu keşfettim. Bu benim için çölde su bulmak gibi bir şeydi :D Baya bir vakit oyalandıktan sonra Ryanair'in visa-check şalterine gittim. EU vatandaşı olmayanların bunu yapmaları zorunlu. Yoksa uçağa almıyorlar. Ya da 40€'yu gözden çıkarmak gerekiyor. Ilk defa Ryanairle gideceğim için hertürlü araştırmamı yapmıştım ve uçuşa hazırdım artık. Sırtçantalarını kontrol etmiyorlar. Sadece küçük bavulları ebad ve ağırlık olarak kontrol ediyorladı.



Yağmur yağmaya başladı, ben de yaklaşan uçak saati sebebiyle güvenlik kontrolünden geçip gate'e geldim. Önceliği (priority on board) olan birkaç kişi bizden önde kapı taraflarında duruyordu. (bana göre son derece gereksiz birşey bunu satın almak) Pek kalabalık değildik. Uçağın yarısı boştu nerdeyse.


Zamanımız geldi ve son kontrollerden sonra bizi uçağa götürecek olan otobüse bindik. Uçağın arka 5 koltuğuna oturmamıza izin vermemişlerdi saçma bir şekilde. Daha sonra oraları hep boş tuttuklarını öğrendim. Ve son derece dakik bir şekilde havalandık. Bulutlardan Selanik gözükmüyordu malesef :/ 20 dk sonra Arnavutluk üzerinden geçerken dağlar karlarla kaplıydı. Ilk defa kışın buralara gelmek tuhaf geliyordu bana. Dağları geçtikten sonra güneş açtı ve Adriyatik üzerinden gitmeye başladık. Güneş o kadar yakıcıydı ki bir an yüzümün kızarmış olabileceğini bile düşündüm.



Yorgun bindiğim uçakta uyuya kalmışım. Ve uçağın inmesiyle uykudan uyandım. Bu benim ne kadar yorulmuş olduğumun kanıtı sanırım. Yoksa inişleri asla kaçırmam! :)


Bergamo'ya indiğimizde hava inanılmaz güzeldi ve güneş yakıyordu ortalığı. Gerçekten çok şanslıydım. Bunu hostum Stefano da söyledi. O güne kadar hava hep yağmurlu ve soğukmuş. Bunun Italyanın bana bir kıyağı olarak aldım :D



Havaalanına ulaşmak için gene otobüsü kullandık ve terminalde indik. Bizi karizmatik gümrük görevlileri bekliyordu. Her biri sanki Milano moda haftasından çıkmış gibiydi :) Ütülü pantolonlarıyla işlerine olan saygıalrını ve bulunduğu konumun ciddiyetini karşısındaki insanlara hissettirebiliyorlardı bu ciks polisler. EU içi uçmamıza rağmen pasaport kontrolü vardı. Hiç sorun olmadan vizeme bakıp OK dediler ve artık resmi olarak Italyadaydım. Gerçekten çok mutluydum burada olmaktan. Ve 4 ay önce buraya geldiğimde Ocak ayında buraya tekrar geleceğimi tahmin bile etmemiştim. Ryanair sağolsun! Bergamo havaalanında ve şehirde ne nerde acaba demeden herşeyi elimi atmış gibi buldum. (bu deyimde ne demekse!)


O akşam nerede kalacağım muallaktaydı. Stefano beni ağırlayabileceğini söylemişti ancak kesin bir durum sözkonusu değildi. Eğer beni kabul etmeseydi havaalanında sabahlayacaktım o akşam. Zaten ertesi sabah uçağım var. Korkmuyordum çünkü Milano tren istasyonunda gecelemişliğim var bir gece. Tecrübeliyim yani :) Hemen Stefano'ya mesaj attım ve birşeyler yemek için havaalanının karşısındaki alışveriş merkezine gittim. Oriocenter. Geçen geldiğimde zamanım yoktu gitmeye. Bu sefer ise bolca vardı. Yürüyerek otoban altındaki yaya yolundan kolayca gidilebiliyor oraya. Burası hayli büyük ve güzel bir yer. Alt kattaki Iper'e gidip bir pizza yedim salata ile. Fiyatlar gayet uygundu. Etrafta öğle arası veren Italyanlar vardı ve Italyancalar havada uçuşuyordu :D Ben ise karnımı doyurmakta ve orada olduğuma hala inanamamaktaydım. Benim için Italyanın ayrı bir yeri ve önemi var. Harika bir ülke ve çok sıcak bir millet. 100 defa gitsem gene de sıkılmam heralde..



Yemeğim bittikten sonra ne var yok diye üst kata çıktım ve kış indiriminin olduğunu fark ettim. Fiyatlar çok uygundu ve bu benim gibi bir alışveriş manyağı için kötü bir haberdi. O Zara senin, bu H&M benim bir saat burada vakit geçirdi. Kendimi tutamayıp çok uygun bir fiyata pijama ve bere aldım. Italya hatırası oldu bana :D  (benim 7€'ya aldığım pijamayı daha sonra Köln'de 20€'ya görmek de ilginç oldu tabi)


Oriocenter'dan çıktıktan sonra karşıdaki havaalanına geri dönüp şehre giden otobüse bindim. 2€'ya da bileti havaalanından çıkmadan almıştım. Iyiki de almışım. Yolda kontrol oldu! olmayanları götürdüler acımadan. Neyse ki çok durmadan yola devam ettik. Otobüsün son durağı Citta Alta (şehrin eski kısmı)'ya kadar gidiyordu ve bende burada indim. Bergamo'nun bu tarihi bölümünde dolaşıp bir kaç yere gittikten sonra sur üstündeki yürüyüş parkurunda yürüyüp güzel manzarayı izledim. Şehir kapısının yanında daha önce suyunu içtiğim şehir çeşmesi akmıyordu bu sefer. Sanırım kış sebebiyle kesmişler. O çeşmenin suyunu ise unutamıyorum. Kana kana içmiştim geçen sefer geldiğimde..


Yorucu bir gün olmuştu ve artık oturmam gerekti. Hemen parkurun yanındaki banka oturdum. Güneş hala yakıcıydı. Oturur oturmaz +39 yani bir Italyan numarasından mesaj geldi. Açana kadar akla karayı seçtim. Ama içimden bir ses bunun iyi bir haber olacağını söylüyordu. Mesajı atan Stefano'ydu ve 18:15'te tren istasyonunda buluşabileceğimizi söylüyordu. Mutluluktan havaya uçmuştum! Buraya yaklaşık 1 saat oturup gezi notlarımı yazdım, havanın şehrin ve gelen sms'in keyfini çıkardım.


17:30



Yavaş yavaş gitme vakti gelmişti ve Citta Bassa (yeni şehir)'ya doğru inmeye başladım. Dolambaçlı yollardan, güzel bakımlı evlerin arasından inerek aşağı kısma indim. Akşam yemek üzere, yoğurt, meyve, su vs. alıp çıktım Pellicano'dan. Tren istasyonuna kadar yürüdüm ve burada beklemeye başladım. Çok vakit vardı hostumun gelmesine. Bekleme salonunda evsizlerle birlikte oturup, trenitalia anonslarını dinledim! (çok severim)


Neyseki vakit gelmiş çatmıştı ama ortalıkta Stefano yoktu. Gelen geçen herkese bakıyordum ama kimse o değildi. Neyse ki 10 dk sonra geldi. Sanki birbirimizi kırk yıldır tanıyormuş gibi tanışıp muhabbet etmeye başlamıştık. Kamu sektöründe Finansla ilgili bir işte çalışıyordu, müfettiş gibi birşeydi ama bir yandan da bu işle ilgili eğitim alıyordu. Ekim ayında da Roma'ya taşınacaktı. İşi sebebiyle de her hafta iki gece çalıştığı yerde nöbetçi kalıyordu. Bu konudan da baya muzdaripti.. İşten çıkıp arabasıyla beni almaya gelmişti. Ve çok şanslıydım ki, her Çarşamba akşamı arkadaşlarıyla yediği yemeğe ben de katılacaktım! Yol boyunca muhabbet edip eşyalarımı bırakmak üzere evine geldik. 15. Yüzyıldan kalma bir kulenin iki katında yaşıyordu! Söylediğinde inanamamıştım. Birden aklıma Rönesans dönemi ve o zamanki Roma imparatorluğu vs. o zamanla ilgili ne varsa gözlerimin önüne geldi. Bina 15.yy'dan kalmasına rağmen ev çok modern ve güzeldi. Evin tavanı 4-5 metre yükseklikte idi, çok değişikti yani. Bense Türkiye'de binaların 50 senede bir yapılıp yıkıldığını söylemeye utandım..



Evden çıkıp süpermarkete gittik. Bildiğim bir yere Oriocenter'a :) Şarap, dondurma vs. almak üzere. Daha sonra yemeğin olacağı evin sahibi Paolo'nunda couchsurfingden olduğunu söyleyince çok şaşırmıştım. Dünya küçüktü ve ben Paoloya da couchrequest atmıştım. Ne şans!


Eve geldiğimizde biri Hollandalı bir Ingiliz olmak üzere 5 kişi bekliyordu. Daha sonra bize iki kişi daha katıldı. Salatalar, soslar hazırlanıyordu o vakit. Hemen kaynaşıp muhabbete sarmıştık. Eğer Stefano olmasaydı bu yemeğe katılamayacak, o insanlarla tanışamayacak ve havaalanında kalacaktımç Ortam çok sıcak ve dostçaydı. Masamızda pastalar(makarna), salatalar, şaraplar, değişik tapaslar vardı. Bunlara kahkahalarımız, ingilizce ve italyanca sözlerde renk kattı. Yediğim domatesli ve sardalyalı makarnayı hala unutamıyorum! Sosun tarifini tabiki de aldım Paolo'dan :)



Hepsinin ingilizcesi çok iyi olmadığı için bazen aralarında Italyanca konuşmak zorunda kalıyorlardı ve bunun için hep özür diliyorlardı. Ben ise aksine bu durumdan son derece memnundum. Çünkü anlamadığımdan mı ne benim için italyanca sanki müzik dinlemek gibi birşey çünkü :) O an bu dili bilmediğime hayıflandım ve öğreneceğime yemin ettim! Daha önce de öğrenmeye kalkışmıştım. Hatta kitap dahi almıştım ama hep yarıda kalmıştı. Döndüğümde mutlaka başlayacaktım.


Yemek yedikten sonra Stefano ile bulaşıkları yıkadık. Muhabbet ederken söz Türk kahvesinden açıldı. Bende ona macchinetta ile nasıl espresso yapıldığını sordumç Sağolsun uygulamalı anlattıç Çok kolaymış yapması.. Geçen sefer gelmiş, Bialetti'nin macchinettalarından alamamıştım. Bu seferde alamadım. 17€ büyük para bir gezgin için :) Ama söz verdim kendime bir dahaki gelişimde mutlaka alacağım. (Ryanair varoldukça gezmem mümkün! Herkes bana nasıl bu kadar çok gezebildiğimi soruyor. Sırlarımdan biri de bu :)  )


O güzel akşamdan sonra biz evden ayrıldık. Stefano'ya bana evini açtığı için çok minnettardım. Sonuçta yabancı biriydim ve evini bana bırakıyorduç Ama couchsurfing güvene dayalı bir oluşum ve sanırım benimde iyi biri olduğumu düşünüp bana güvendi.. Evle ilgili bilmem gereken doğalgaz, sıcak su vs. gibi birkaç şeyden sonra vedalaştık ve o gitti. Bende botlarımın şişirdiği ayaklarımın yorgunluğuyla duş alıp birkaç şey daha atıştırdım.


Gece 01:00 gibi eşyalarımı toplayıp ertesi güne hazır hale getirdim bu arda radyoyu açtım ve Milanodan yayın yapan bir spor radyosundaki tartışmaları dinlerim. Durmadan konuşuyorlardı! amacım da zaten buydu :) İşim bitince uykuya daldım. Mışıl mışıl uyuduktan sonra sabah 8 gibi kalkıp, 8.30 gibi Stefano'ya not yazıp evden çıktım. Garantici kişiliğim sebebiyle havaalanına gerekenden erken geldim. Uçağın kalkmasına 2 saat vardı. Ve uçuşa kadar radyo dinledim. O geçirdiğim 24 saat bana eğlenme açısından bir hafta, zaman açısından bir saat gibi gelmişti sanki.. Vakit gelip çattığında da gate'ten çıktık. Ama bu sefer uçağa yürüyerek gittik. Bu da bana tuhaf gelmişti. Çünkü daha önce hiç uçağa kadar yürümemiştim. Velhasıl Italya'nın tadı damağımda kaldı..


A presto Italia, ci vediamo! ;)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Aci Vatan Almanya

Küçüklüğümden beri hep Almanya'ya gitmek istemişimdir, neden bilmiyorum belki bunda orada yaşayan kuzenlerimin de etkisi var sanırım. (herkesin Almanyada illa bir kuzeni vardır!) Ama onun dışında genelde soğuk, yağmurlu, sıkıcı, monoton vb. nitelenen Almanya ve Almanca hep benim ilgimi çekmiştir. bunların hepsi belki de benim tuhaflığım. bilmiyorum. küçüklüğümden beri her yaz gitme hayalleri kurar ve hüsranla olmayacağını anlardım. (tıpkı her yaz yaptığım interrail'e çıkma hayalim gibi)


Ve sonunda o an gelmiş ama haberim bile yokmuş aslında :) Haziran ayında Pegasus kampanya yapmıştı. (adamlara hayranım, suyu bile satıyorlar ama varsın içmeyeyim 2 saat boyunca bi' zahmet. beni nerdeyse bedavaya götürüyolar ya olsun. bu ryanairle birlikte yazmam gereken başlı başına bir konu aslında :D ) ve Avrupa'da heryöne 29€ idi. gidip gideceğimi bile bilmeden hemen 10 ekim tarihine bilet almıştım. hatta üstüne taksit bile yapmışlardı.  inanılmazdı! yıllardır hayalini kurduğum tek başına yollara düşme fikri sonunda gerçeklik kazanmıştı. en azından bir gidiş biletim vardı artık. bütün bunlar olduktan sonra ağustos ayında interraile çıkacağım kesinleşmiş, dönüşü nereden yapsam diye düşünürken Almanya fikri aklıma gelmiş ve o an karar vermiştim. Bir taşta iki kuş! hemen germanwings gibi bilimum siteye girip bilet aramaya başladım. ve 30 ekime bilet almış buldum kendimi. hemde 55€'ya. bilet konularında zaten hep şanslıyımdır. istediğim yere hep en iyi fiyatlarla gitmişimdir.
tuhaf olan tekşey, yıllardır Almanya'ya gitmek isteyip Almanyadan önce Fransa'yı görecek olmamdı. Kim derdi ki uyuz olduğum Fransayı Almanyadan önce göreceğim. gülerdim heralde biri bana bunu söyleseydi. ama olmuştu. hayat bizim planladığımız gibi değil, kendi istediği şekilde akıyordu işte.


Erasmusla Belçikada bulunan arkadaşım Duygu'yu ziyaret ettikten sonra Liége (almanların deyişiyle Lüttisch) trenine bindiğimde içim içimi sığmıyordu. Liége doğu Belçikada fransızca konuşulan bir kent. Almanya'ya yaklaşık 55km uzaklıktaydı. tren garına indim. hemen kalkacak trenler listesine baktım. Aachen'a 20 dk sonra bölgesel tren kalkacaktı. yıllardır duyguğum Aachen'ı ve ilk defa bir Alman şehrini tren istasyonunda listede görmek çok değişik bir duyguydu. arada geçen sürede modern dizaynlı ve yepyeni Guillemins tren istasyonunu inceledim. fotoğraf bile çekememişim sanırım heyecandan! çünkü hiç fotosu yok arşivimde :)


neyse ki tren kalktı ve yavaş yavaş Almanya doğru hareket ettik. ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama arada sınır vs. olmadığı için bi' anda Aachen Hauptbahnhofta buldum kendimi. Çok tuhaf bir duyguydu trene binmişsin ve indiğinde ülke değiştirmişsin! hemde yıllardır gitmek istediğim bir ülkede! Hemen çantamı (*ismi push push/özlemin emektar backpacker çantası) locker'a bırakıp 15 dk. sonra Köln'e giden bölgesel trene bindim. Herşey inanılmaz tanıdık ve olağandı.



Sanki yıllardır orada yaşıyormuşum gibi geldi bana. Anonslar duydukça, uyarı yazıları okudukça içim bir tuhaf oluyordu. Almancayı evde RTL'den değilde bizzat yerinde duymak harikaydı! (evet manyağım)
50dk sonra Köln Hbf'de indim pastaneden Angebot'ta (kampanya/indirim) olan 4lü Berliner'lerden aldım. Katedrale ve Rhein nehrine karşı yemek için! :) tek kelime ile harikalardı. Istanbulda malesef sadece Real'de satılmakta.







Hbf'den çıkıp yani başındaki ünlü Köln Katedraline gittim hemen. Bu da ayrı bir konu olmakla birlikte yıllardır ziyaret etmek istediğim bir yapıydı. Belkide dünyada o ana kadar en fazla oraya gitmek istiyordum. Beni o katedralin kirli dış yüzüne rağmen etkileyici görünütüsü ve Gotik mimarisi beni hep çok etkilemişti. Ve ilk defa onun yanıbaşında olmak ve ona çıplak gözle bakmak çok güzeldi. Hemen içine girdim ve Köln'e gelebildiğim için Tanrıya şükrettim. Dilek olarakta bir gün tekrar gelebilmeyi istedim. Çok şanslıyım ki, içeride o sırada mass vardı. Kilise orgundan ruhani bir müzik çıkmakta ve beni inanılmaz etkilemekteydi. Zamanım sınırlı olduğu için çok fazla kalamadım. Uzaktan daha güzel gözüktüğünü bildiğim için Hohenzollernbrücke köprüsünden Rhein'ın karşı yakasına geçtim. Köprünun yan demirlikleri asma kilitlerle doluydu. Inanışa göre birbirini seven çiftler kilidi demirlere takıp, hiç ayrılmamak için de anahtarı Rhein'a atarlarmış :)



Uzun bir yürüyüşten sonra karşı kıyıya gelmiştim. Yıllardır resimlerde gördüğüm Kölner Dom sonunda karşımda duruyordu tüm ihtişamıyla. acıkmış olduğumdan hemen iki tane Berlineri indirdim mideye :) çok taze ve güzellerdi. tadı hala damağımda. 20 dk oyalandıktan sonra biraz da şehir merkezinde ne var yok diye bakmak için karşı kıyıya geri döndüm. Altstadt'ta biraz dolanıp istasyona geri döndüm. Etrafta baya bi 'Polizei' ve bir o kadar 1.FC Köln taraftarı mevcuttu. Her maç onlar için ritüel gibi birşey sanırım. Etrafta gülen, eğlenen, Kölsch içen ve bunu hiç bir olay olmadan yapmalarını görmek çok güzeldi. Medeniyet işte. ha sapıtanlar var mıdır mutlaka..



Tren istasyonuna geldim. 15 dk sonra 2.Gleisten(peron) tren kalkıyordu. Tren tam saatinde geldi. Gurbetçilerin dediği gibi çok 'pünktlich'ti :) trende suratımda mutlu bir ifadeyle gittim. sonunda yıllardır gitmek istediğim bir yeri görmüş olduğum mutlulukla :) 50dk sonra kendimi tekrar Aachenda buldum. 
Bekleme salonunda kuzenim beni bekliyordu. Hemen sarılıp hasret giderdik. ve yakındaki eve geçtik. Halam 1973 yılından bu yana orada yaşıyordu. ve ben onu babam, halam ve rahmetli dedemden sonra Türkiyeden ziyarete gelen 4. kişiydim. Dedemin ben oradayken vefatı dışında harika iki hafta geçirdim yanlarında. Orada ki günlerim arada aklıma geliyor ve özlüyorum.. ve çok şanslıydım ki, yağmuruyla ünlü bu ülkede sadece 'bir' gün yağmur denk gelmişti bana :) Güneş hep ışıldamıştı serin olsa da. Isıtması yeterdi. 


Tam hayallarimdeki gibi bir ülkeyle karşılaştım. Kaldırım taşları bile milimetrik düzenli, insanların birbirine saygılı olduğu, yaya geçidinde tüm arabaların durup yol verdiği, herşeyin rutin bir düzende aktığını görmek çok güzeldi.


Gurbette yaşamak zor, bunu artık daha iyi anlayabiliyorum. Istediğin zaman gidemiyorsun, sonuçta yabancı bir ülkede yaşıyorsun vs. bu arada zamanında tüm ailecek gelmiş ve hala orada yaşayanlar da var. Bence öyle olması gurbet hasretini azaltan bir şey. Keşke biz de ailecek zamanında gitseymişiz. Şuan herşey çok farklı olurdu. Dönüşte uçağım Kölnden kalkacaktı. Bir dünya gurbetçiyle Istanbula indik. Havaalanında babam bekliyordu :)



eve geldiğimde Yunan vizesiyle gittiğim Almanyadan bir dolu anıyla dönmüştüm. bu yazıda Gurbetçileri de anlatacaktım ama yazı çok uzadı. Scheisse! neyse oda başka bir başlık olur artık. 
Bis Bald!

4 Aralık 2011 Pazar

Ölmeden yapmam gereken seyler

Ölmeden yapmam lazim yoksa, ben ben olamam!




- Sensation White´a en az bir kere gitmek

- Ikinci, ucuncu kez Interrail´a cikmak


- Midilli, Sakiz, Symi´ye gitmek


- Adana´da kebap yemek


- Dogu Karadeniz yaylalarina cikmak


- Fethiye´de yamac parasutu


- Güneyde otostopla dolasmak

- Marti Uctu ile Ibiza´ya gitmek
- Gastronomi kursu almak

- Ingilizce ve Almancayi mükemmel, Italyancayi orta, Yunanca´yi idare edecek bilmek
- EVS yapmak. (avrupa gönüllü hizmeti)

- Bodensee etrafinda bisiklet turu yapmak, kamp yapmak

- Tuna nehri bisiklet yolunu katetmek.

- BG/GR/TR bir gün-üc ülke turu yapmak

- Kendi evimde yasamak

- Bir WV araba veya scooter sahibi olmak

- Asik olmak

- Route 66´yi katetmek

- Bir Fransiza haddini bildirmek !!

- Yunanistanda yerel halkin oldugu bir meyhanede delice icip, muhabbet edip, dans etmek

- Emekli olmak.

- Üniversiteyi bitirmek
- Cocuk sahibi olmak



liste uzar gider tabi

1 Aralık 2011 Perşembe

Holaää!!!

ilk yazım bu. merhaba.
bugüne kadar hep yazmak için bekledim. neden bilmiyorum. sanırım çok üşengeçtim. gerçi hala öyle. ama not tutma alışkanlığımı kazandığımdan beri, sağa sola ufak ufak yazıp bunları bloga geçirmenin vakti geldi artık diye düşünmekteyim. blogu tamamen düşündüklerimi yazmak için, sevdiğim şeylere olan saygımı bi' nevi göstermek için yazacağım belkide bilmiyorum. ama aklıma ne eserse onu yazacağım buna eminim :D


unutmayın ki,
Jeder Tag, an dem du nicht gelacht hast ist ein verlorener Tag.